alanya tıkanık açma
İbrahim Solmaz

İbrahim Solmaz


Karamanoğlu Mehmet Bey'in Meydan Okuması

22 Şubat 2021 - 11:40

Bir önceki yazımızda, 13.asır Anadolusunda Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere üç dilin yaygın olarak kullanıldığını, Türkçenin daha çok günlük konuşma dili olduğunu fakat buna rağmen edebî olarak fakirleşmediğini belirtmiştik. Bunun bir nedeni elbette bizzat mevcut koşullardı. Bu dönemde idârî ve dînî alanlardaki destekten mahrum kalan Türkçe, Arapçanın medrese duvarları içinde sıkışmasını ve Farsçanın günlük dilden uzaklaşmasını iyi değerlendirmişti.

Aslında bu, üç kültürün verdiği görünür bir mücâdelenin nihâî sonucuydu. Bu mücâdeleye dâir henüz gidilecek çok yolumuz olmakla birlikte, bu yazıda sadece Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe Fermanında tecessüm eden meydan okumasına temas edeceğiz. Bunun içinse öncelikle tarihî süreci ele almamız gerekecek.


Türkmenlerin yurt ihtiyacından ve bu nedenle yapılan fetih ve iskân faaliyetleri kapsamında Anadolu’ya gelen ilk kafileler içinde yer alan Karaman oymağı, Sultan I. Alâeddin Keykubad tarafından 1228’de Ermenek ve Mut havâlisine yerleştirildi. Öte yandan, birkaç yıl içinde, özellikle de 1243’teki Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu, Moğol zulmüne açık bir hâle gelmişti. Herhalde bunun en önemli sebebi, Türkmenlerin güçlü bir siyasi iradeden yoksun kalmalarıydı. Bu tarihten îtibâren, kaynaklar detaylı bir şekilde Karamanoğulları-Moğollar mücâdelesinden bahsederler ki ayrı bir yazıya konu olacak kadar önemli ve kapsamlıdır.

Moğol baskısı 13.asrın ikinci yarısıyla birlikte giderek arttı ve artık Selçuklular Memlûklerden yardım istemek zorunda kaldı. Bunun üzerine Anadolu seferine çıkan Memlûk Sultanı Baybars 1277’de Elbistan’da Moğolları mağlûb etti ve ardından Kayseri’ye geldi. Karamanoğlu Mehmet Bey, kardeşi Ali Bey aracılığıyla Baybars’a itaatini bildirdiğinden kendisine tevkî ve sancak gönderildi. Aynı yıl, yani artık tevkî ve sancak sahibi Mehmet Bey, Kırım’da bulunan Anadolu Selçuklu Devleti’nin eski sultanı II. İzzeddin Keykavus’un oğullarından (olduğu söylenen) Cimri lakaplı Alâeddin Siyavuş’u da yanına alarak harekete geçti. Uzun bir muhâsaranın ardından Konya’ya giren Mehmet Bey, Siyavuş’u hükümdar îlân ederek adına hutbe okuttu ve sikke bastırdı.

Bu bilgileri, olaydan dört yıl kadar sonra 1281’de kayda alan Selçuklu tarihçisi İbn Bibî’den öğreniyoruz. Yine ondan dinleyelim “Cimri'yi şehre getirdiler, Devlethanede sultanların makamına oturttular... Ertesi gün Cimri'yi büyük bir ihtişam ve debdebe içinde çok sayıda komutan (serheng), sayısız cevgandar, süslü candarlar, silahdar ve camedarlarla birlikte ata bindirip şehrin etrafında gezmeye çıktılar. Dönünce divan kurdular. Her tarafa makam sahibi kimseleri ve taraftarlarını (eshab-ı manasıb ve taraftaran-ı memalik) çağırmak için fermanlar çıkardılar, “Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil konuşmayacak” diye karar aldılar. Birkaç gün işleri yolunda gitti. Vezirlik Karamanoğlu Mehmed Beğ'e verildi.”


Erdoğan Merçil’in bu kararın Mehmet Bey tarafından değil Selçuklu Divanı tarafından alındığı iddiasının yanı sıra, Karamanoğulları’nın çok geçmeden Konya’dan çıkarıldığı, tekrar yerleştikten sonra da bu girişimlerini gerçekleştiremedikleri, dolayısıyla Türkçeyi resmî dil olarak îlân eden ilk devletin Osmanlı olduğu, Türkçe Fermanının gereğinden fazla önemsendiği, esasen Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ideolojik amaçların bu fermanı ön plana çıkardığı gibi iddia ve itirazlar çok kere ileri sürüldü. Bununla birlikte, bu fermanın Türkçe’nin kaderini değiştirdiğini düşünenlerin sayısı da az değil.

Öte yandan, fermanın yayınlanmasında pratik ihtiyaçların mı yoksa Türk kimliğinin ve Türkçe bilincinin muhafazasının mı amaçlandığı hususunda da tarihçiler farklı düşünceler zikrederler. Hayrullah Efendi’ye göre Selçuklularda resmi yazışmaların ve emirlerin Farsça yazılmasından dolayı Türkçe mahvolmak derecesine gelmiştir (Köprülü, 1976, s.234). Osman Turan (1969, s.348), milli duygunun mu kültür durumlarının mı daha fazla rol oynadığını tespit edecek bir delilin yokluğunu söyleyerek her iki nedenin de olduğunu ima etmektedir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’ya göre (1969, s.6), Farsça olan resmi yazışmaların kaldırılarak yerine Türkçe yazışmaların koyulmasında Mehmet Bey’in emniyet ihtiyacı söz konusudur.

Semih Tezcan’a (2012, s.98), göre bu karar yeterince Farsça bilmeyen Karamanoğullarının yabancı dile karşı açık bir tepkisidir. Erol Güngör (1999, s.130), tahsili ve kültürü olmadığı için Selçuklu idarecileri karşısında eksiklik duyan ve olan biteni anlayamayan Karamanoğlu Mehmet Bey’in bütün gâyesinin, devlet idaresindeki aydınların tesirini ortadan kaldırmak olduğunu düşünmektedir. Şehirlerin Farslaşan entelektüel ortamında bazı Türkler’in, kendilerini Türk’ün yanında hatta ondan daha çok “şehrî” kabul ettiklerini söyleyen Tuncer Baykara (2012, s.29), şehrî ile şehrî olmayanlar yani taşradaki Türkler arasında belirli bir ayrımın oluştuğunu söyleyerek böylece Karamanoğulları ile Konya şehir halkının mücadelesinin daha iyi anlaşıldığını düşünmektedir. Asıl nedenin Türkmenlerin Arapça ve Farsça bilmemeleri olduğu söyleyen Claude Cahen (2000, s.289), bu nedenin yanında topluma egemen olmuş melez Müslümanlara karşı duyulan bir tepkinin de olduğunu düşünmektedir.

Fermanın Türk kültür tarihi bakımından önemli bir gelişme olduğuna dikkat çeken Faruk Sümer’e göre (1972, s.161), bu karar sadece Mehmet Bey’in değil aydın Türklerin de duygusunu ifade etmiş olabilir.

Görüldüğü üzere fermanın fikrî arka planı hakkında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bu konu hakkında henüz müstakil ve kapsamlı bir çalışma maalesef henüz yapılmamıştır. Fakat en azından neler olup bitmiş olabileceği hakkında fikir yürütebiliriz. Mehmet Bey ve destekçisi Türkmenler, etnik kimliklerini Anadolu’da karşılaştıkları yabancı etnik unsurların asimile edici etkilerine karşı korumak istemiş olabilirler. Öte yandan Türk kimliğinin kendi içinde de bazı sorunları vardı.

Cahen’e göre (2000, s.105), Anadolu’nun Türkleşmesi coğrafi olarak farklı yoğunluklarda gerçekleşti. Özellikle kırsal alanların Türkleşmesi Türkmenlerin eseriydi. Cahen’in şehirde yaşayanlara Türk, kırsalda yaşayanlara Türkmen dediğini göz önünde bulundurarak söyleyelim ki, Türkler ve Türkmenler aynı kimliğin mensubu olarak Anadolu’ya gelmiş olsalar da 13.asırda kültürel olarak farklı bir kimlik görünümüne sahiplerdi. Ona göre Türkler, Türkmenlere göre giderek Türklük yerine Müslümanlık kimliklerini öne çıkardılar.

Şehirlerdeki Türklerin, kendilerini “Müslüman” veya “şehrî” olarak isimlendirmeye başlaması belki de bu krizin ilk nüvesiydi. Selçuklu şehrinin en önemli sosyal kurumlarından birisi meydandır. Meydan, halkın belirli bir hemşehrilik bilincini kazandığı yerdir. Çok iyi bildiğiniz o meşhur fermanda, Türkçeden başka dilin konuşulmasının meydanda da yasaklanması, bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir.

Bu kimlik krizi, İranlıların Türkler üzerinde âdeta kültürel bir tahakküm kurması iyiden derinleşti. Selçukluların resmî dilinin Farsça olmasının yanı sıra, Selçuklu sultanlarının Keyhüsrev, Keykâvus, Siyavuş gibi İran mitolojisinin kahraman isimlerini kullanmaları ve Mevlânâ Celaleddin gibi öncü isimlerin eserlerini Farsça kaleme almaları, Anadolu’daki İran etkisinin boyutlarını bir nebze gösterebilir.

Buna karşılık Türkmenleri, yazımız özelinde ise Karamanoğulları’nı, kimlik bilinci bakımından besleyen bazı etkenlerden bahsedebilir. John Armstrong’a göre, göç ve yerleşmenin etnik topluluk üzerinde yarattığı travmanın sonuçlarından birisi nostaljidir; yani, kaybedilmiş bir geçmişe duyulan özlem (Smith, 2002, s.48). Karamanoğulları elbette Anadolu’yu, Toros dağlarını, Karaman ovasını yurt edindiler. Fakat geleneklerinden tümüyle kopmamış Karamanoğlu ahfadının, destanlarla ve hatıralarla geldikleri topraklara ait anıları canlandırdıklarını neden düşünmeyelim? Şehrin kurumsallaşmış ve kendine ait dünyasında asimile olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan Türklere nazaran, Torosların sâkini ve sâhibi Karamanoğullarının göçebe/yarı-göçebe yaşam pratiği, elbette onlar için yeni bir hayat değildi. Yani, onlar nostaljik bir geçmişi özlemiyor bilakis bizzat yaşıyordu, diyebiliriz.

Öte yandan şu da hatırda tutulmalıdır ki, Mehmet Bey, Babaîler isyanının tozu dumanı arasında dünyaya gelmiştir. Babaîlik, tarihçilerin çoğunluğu tarafından bir İslamî tarikat olarak kabul edilmektedir. Mehmet Fuat Köprülü’ye göre daha çok bir mezhep mahiyetine sahiptir. Ahmet Yaşar Ocak’a göre ise büyük çoğunluğuyla Türkmen zümrelerini içine alan, senkretik bir dînî ideoloji kullanmasına rağmen, dînî değil, sosyal-siyâsî bir harekettir. Ona göre Babaîler isyanı din temelli bir isyandan daha çok göçebe kültürün yerleşik kültüre ve siyâsî otoriteye karşı çıkışı olarak anlaşılmalıdır (Ocak, 2011, s.150-153). Köprülü’nün (1996, s.96-97), Türkçe fermanına ortam hazırlayan “Cimri” hadisesini, Babaî isyanının devamı olduğunu îmâ eder açıklamaları bu bakımdan şâyân-ı dikkattir.

Mehmet Bey, yaşadığı toplumdan soyutlanmış, rasyonel ve salt politik bir karakter değildi. O, Selçuklu başkentine girdikten sonra bir ferman îlân ederek, yaşadığı veya yaşayacağı zorlukları aşmak istemiş olabilir. Fakat Türkmenleri ve Karamanoğlu Mehmet Bey’i, Farsça öğrenmek yerine Türkçe için ısrar etmeye ve bir başkenti ele geçirdikten sonra ilk iş olarak Türkçeyi resmî dil ilan etmeye iten motivasyonu anlamak, indirgemeci bir yaklaşımdan daha fazlasını gerektirmektedir. Tarih tekerrür etmeyebilir fakat daha doğru yazılmasına hiçbir zaman engel yoktur.

KAYNAKÇA

Tuncer Baykara, (2006), “Türkiye Selçuklularında Şehir/Kent ve Şehirliler/Kentliler”, A.Y. Ocak (Ed.),             Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı İçinde, (ss.275-291), Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Tuncer Baykara, (2012), “Sufi ve Çevre: Yunus Emre Anadolu'sunda Siyasal ve Toplumsal Ortam”, A.Y. Ocak (Ed.), Yunus Emre İçinde, (ss.15-42), Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Claude Cahen, (2000), Osmanlılardan Önce Anadolu, (E. Üyepazarcı, Çev.), İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Bilal Gök, (2013), “Babailer İsyanı ve Karaman Beyliği’nin Kurulmasına Etkisi”, Hikmet Yurdu, 6 (11),            ss. 217-233.
Erol Güngör, (1999), Tarihte Türkler. İstanbul: Ötüken Neşriyat A.Ş.
İbrahim Kafesoğlu, (1972), Selçuklu Tarihi, İstanbul, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Kültür Yayınları.
Mehmet Fuat Köprülü, (1976), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
Ali Sevim, Erdoğan Merçil, (1995), Selçuklu Devletleri Tarihi. Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Anthony D. Smith, (2002), Ulusların Etnik Kökeni, (S. Bayramoğlu, H. Kendir, Çev.), Ankara, Dost Kitabevi Yayınları.
Faruk Sümer, (1972), Oğuzlar (Türkmenler), Ankara: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi.
Semih Tezcan, (2012), “Eski Anadolu Türkçesi ve Yunus Emre Şiirlerinin Dili Üzerine”, A.Y. Ocak (Ed.), Yunus Emre İçinde, (ss.97-123), Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.
Osman Turan, (1969), Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul, Turan Neşriyat Yurdu.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, (1969), Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Oğuz Ünal, (1980), Horasan’dan Anadolu’ya Türkiye Tarihine Giriş. Ankara, Töre Devlet Yayınevi.

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum